neredesin?

​acizliğimi hissetim iliklerimde,
umutsuzluğun keskin tadını,
hissizliğin en büyük hissini.
çığlıklarım yok oldu boğazımda.
açtım ağzımı yumdum gözümü,
dökülen kelimelerim olamadı hiç.
sadece gözyaşıydı bir yanak dolusu.
titrerken her zerreme kadar,
hava soğudu biraz daha.
inadına, acı çektirmek için.
hayallerim kayboldu ruhumda.
penceremin kenarına diktiğim çiçeğim,
yapraklarını bıraktı toprağa.
artık cılız bir bedenden ibareten.


yoruldum.
neredesin?

Reklamlar

mutlu kurabiyeler

​mavi güller arasındaki taşlı patika yoldan geçerken,
burnuna gelen hatıraların kokusu,
dudağının kenarına kelebek kadar kırılgan bir tebessüm kondurdu.
hatırlıyordu.
babasının aldığı bisikletini ilk burada sürmüştü.
ilk burada düşmüş, dizlerini kanatmıştı.
eskilere dönmek istedi bir an.
küçük bir kız çocuğu olduğu zamanlara.
uçurtmasının iplerini karıştırdığında babasının kızmadan,
o koskocaman kalbi kadar olan sabrıyla çözdüğü zamanlara gitmek istedi.
ama an’ılar sadece minik gözyaşlarıyla size zamanın asla geri dönmeyen, arkasına dahi bakmadan giden bir sevgili olduğunu hatırlatırdı.
önüne çıkan eskimiş evi gördüğünde üşüdüğünü hisseti.
bir yaz günüydü.
bir zamanlar yemyeşil çimenleri olan bahçeye baktı.
bir başka renk vardı,
ve yeşile hiç bu kadar haksızlık edilmemişti.
elini kapıya götürdü.
bir an tereddüt etse de,
alması gereken bir şey vardı.
ev ne haldeydi, canını ne kadar acıtırdı bilinmezdi.
adımları zeminde minik gıcırtılar bırakırken,
kurabiye kokusu duymak istedi.
babasının ödül olarak pazar günleri yaptığı o enfes kurabiyeler.
tabakta son kalan kurabiyeyi ikisi de yemezdi.
minik bir kız çocuğuydu ama, yüreği kocamandı.
o sessizlikle babasına ikram eder, koşarak bahçeye çıkardı.
babası ise ardından mutluluğu hissederek bakar, kurabiyeyi küçük kızı için saklardı.
kimin birbirini daha çok sevdiği tartışmasını yaptıkları koltuğu aradı gözleri.
elbette artık orada değildi.
adımlarını üst kata yöneltti.
babasının çalışma odasına girdi.
müziği hisseti.
babasının en sevdiği müziği.
onun en sevdiği müziği.
bu oda evin en özel odasıydı.
bir baba ve kızın müzik notalarının dansıyla, sözcükleri buluşturdukları yerdi.
daktilonun sesleri.
minik bir kız çocuğunun kahkahaları.
en çok bu sesler yakışırdı bir eve.
duvardaki minik çerçeveye ilerledi.
evet buradaydı.
birbirini çok seven iki insanın resmi.
mutluluğun resmi.
özel bir resim.
çerçeveyi aldı, kollarının arasına sıkıştırdı.
babasına sarılır gibi.
bulmuştu istediğini.
evden uzaklaşırken artık genç bir kadın,
müzik çalmaya devam etti.
kurabiyeler fırından çıktı.
daktilo işini ciddiyetle yaptı.
çimenler tekrar yeşerdi.
genç kadın babasıyla kendisini götürürken kolları arasında,
peşinden an’ıları gelmeye başladı.
bugün tabaktaki son kurabiyeyi babasına kendi yedirdi.

3.47

​gecenin birkaçı işte.
ne fark eder ki güneşi görene kadar uyuyamayana.
bak dinle,
çok az da olsa,
lütfen.
düşündüm dün gece,
her daim olduğu gibi.
oturdum duvarın karşısına,
başladım toplama işlemini yapmaya.
bir kırık artı bir kırık, iki kırık etmedi aslında.
çok şaşırdık bu işe ama,
bir kırık diğeriyle toplanınca,
milyonlarca buruk kalp kırıntısı,
bir miktar hüzün kokan ruh,
ve paramparça gözyaşları arasına sıkışmış minik umutlar etti.
bak dinle,
bunlar çok fazla.
çünkü kalbim ellerim kadar.
sığmıyor ki bazı şeyler.
seninkine sığar mı ki?
ben gidiyorum.
biraz da sen düşün.
çok da merak ettiysen,
saat gece 3.47.